New York Cosmos'un Hikayesi

Bir ülkenin spor kültürüyle taban tabana zıt bir sporu o ülkeye sevdirmeye çalışmanın bir hikayesi bu. Yeni kıtaya ingiliz icadı futbolun aşısını yapmayı misyon edinmiş bir takım, yıldızlar topluluğu Cosmos'un ilginç hikayeler bütünü.
__________________________________________________________________________

Woody Allen'ın Annie Hall filminde söylenen "Hipofiz bezinden sorunlu bir grup insanın topu ufak bir çemberden geçirmesinin nesi ilgi çekici ki?" sorusu dünyanın şuan en çok izlenen spor organizasyonlarından biri olan NBA'in o dönemde Amerikadaki tezahürü sayılabilir. Yetmişli yılların ortasında çekilen bu şaheser niteliğindeki filmde geçen diyalogtan sonra Woody'nin basketbola bakış açısının çok fazla değiştiğini görebiliyoruz fakat şuan hala o topraklarda basketbol çok özümsenen bir spor değil. Nitekim bizim topraklarımızda pek fazla bilinmeyen, oynanmayan beyzbolun gerisinde; amerikan futboluna ise yaklaşamayacak kadar uzaklıkta. Hal böyleyken eski kıtadan çıkagelen -bizim bildiğimiz anlamıyla- futbolun orada fazla ilgi görmemesini anlayabiliyoruz. Altmışlı yılların başında ülkedeki insanların binde birlik kesimi hariç kimsenin bu oyunu duymadığına eminim diyor, Amerikadaki ilk profesyonel lig olan NASL'in kurucu ortağı ve dönemin Cosmos yöneticisi Clive Toye futbolla ilgili. Abartıyor olabilir fakat durumun vehametini göstermesi açısından kimi zaman abartı sanatını kullanmak da gerekebilir.

İngiltere'de düzenlenen 1966 Dünya Kupası finalini BBC canlı olarak Amerikada verince ülkedeki insanlar da yepyeni bir spor ile karşılaşır. Durağan olmayan, dinamik bir spor. Amerikada varlığını sürdüren diğer sporlar gibi de değil üstelik, elleri kullanmak yasak ve oyunun ana kahramanları ayaklar; insanoğlunun doğası gereği gelenekselin dışında olan bir şey oldu mu insanın içinde beliren merak o dönemde de devreye girer. Ve insanların futbol ile flörtü bu tarihlerde başlar. Futbolun geleceğini görme konusunda çok geç davranmayan isimse o sıralarda başarıdan başarıya koşan plak şirketi Atlantic Records'un sahibi iki Türk kardeşten büyük olan Nesuhi Ertegun. Kardeşi Ahmet Ertegun ile birlikte kurdukları şirketin çok başarılı olmasından sonra Warner Bros ile birleşirler ve dönemin patronu Steve Ross ile aralarından su sızmaz hale gelir. Yazının devamında da sıklıkla başvuracağım The Extraordinary Story of the New York Cosmos belgeselinde, bir ülkeyi spora bağlayacak olan ve tarihe altın harflerle yazılan Cosmos'un hikayesinin bir gün dostlar meclisinde otururken Nesuhi Ertegün'ün söylediği "Futbol ilerde dünyanın en önemli ve gözönünde sporu olacak" sözünün Steve Ross'u ikna etmesiyle başladığı söylenir.

"New York Mets adında bir beyzbol takımına sahipti şehir. Metropolitanların kısaltması olarak Mets deniliyordu. Daha büyük ne olabilir diye düşündük ve Cosmopolitanı bulduk. Ardından bunu Cosmos şeklinde kısalttık." Bu aslında futbol tarihinin ilk galacticosunun hikayesini çok iyi özetleyen bir argüman. Daha büyük, daha iyi. İlk yıllarında sadece futboldan keyif alan bir grup insanın oynadığı ve seyircilerin maçlarına pek fazla rağbet göstermediği takımın dördüncü sezonda 14 yenilgi alması -sadece 20 maçta- yönetimi daha iyi olma konusunda harekete geçirir. Bu umutsuz tablodan kurtulabilmek için bir yıldız oyuncuya ihtiyaç olduğu anlaşılır. Aynı belgeselde Ahmet Ertegün'ün anlattığı üzere bir gün Steve Ross Nesuhi'ye bu oyunu oynayan en büyük oyuncuyu sorar ve Nesuhi'den Pele cevabını alır. Brezilya milli takımının yıldızı, dünyanın en iyisi Pele. Durum bu olunca Pele'yi transfer etmek isteyen tek takım fırsatlar şehri New York'un takımı olmaz elbette. Real Madrid ve Juventus gibi günümüzde hala marka değeri çok yüksek iki takım da onun peşindedir ve bu iki büyük kulüple de adı anıldığı için Cosmos'a katılmasının imkansız olduğu söylenir fakat yöneticiler Pele ile konuşmaya gittiğinde ona tarihe geçecek bir söz ederler: "Eğer Real Madrid veya Juventus'u seçersen kazanmadığın diğer kupaları da kazanırsın fakat Cosmos'u tercih edersen bir ülkeyi kazanırsın." Her ne kadar kendisi de tercih sebebini açıklarken bu sporu yeni kıtaya, oradaki çocuklara sevdirmek olarak açıklasa da istediği ücretin, dönemin en çok kazanan beyzbol oyuncusundan kat be kat daha üstünde olmasından ötürü işin içinde para yok diyemeyiz sanıyorum. Fakat istediği miktarın çokluğu her ne olursa olsun Cosmos yöneticileri gözü karartmış durumdadır ve onu ne pahasına olursa olsun takımda görmek isterler. Haliyle anlaşmanın imzalanmasının çok uzun sürmediği rivayet edilir.

İlk geldiği günden itibaren dünyadaki tüm spot ışıklarını üstüne çeken Pele'nin ilk maçında yaşadığı anı da en az Cosmos'un hikayesi kadar ilginç. İlk maçında fileleri havalandırmayı başaran 'Futbolun Muhammed Ali'si' soyunma odasına gittiğinde bir yöneticiyi yanına çağırıp bu maçın New York'taki ilk ve son maçı olduğunu söyler; sebebi ise inanamayacaksınız belki ama hayattaki en büyük serveti ayakları olan Pele'nin çimlerden ötürü servetinin yeşile boyanması! Ayaklarındaki yeşil izlere bakarak mantar hastalığına yakalandığını düşünen Pele'yi, onların çimlerden bulaşan yeşillikler olduğuna ikna etmenin çok zor olduğu söylense de sonunda neyseki başarabilirler. O buna ikna olur ve sonrasında binler stadyuma doluşur. Sadece kendi takımına değil, ülkedeki futbol endüstrisine de her dakika katkıda sağlar. Pele'nin daha doğrusu Cosmos'un araladığı kapı diğer takımları da olumlu şekilde etkiler ve onlar da dünyanın en iyilerini takıma katmak için uğraş verirler. Futbol piyasasının iyiden iyiye hareketlenmesi Steve Ross ve arkadaşlarını tekrar harekete geçirir ve Pele'nin tek başına yeterli olmadığı kanaatine varırlar. Daha iyiye doğru gitmek adına sıradaki hedef ise Lazio'da çıktığı maç başına neredeyse bir gol ortalama tutturan Chinaglia olur. İtalyan golcü burada da gol yağmuruna devam eder fakat bir sorun vardır ki Pele ile saha içinde araları çok iyi değildir. Bahsini ettiğim belgeselde ikilinin soyunma odasındaki bir kavgasından da söz ediliyor. Pele'nin kendisine yeterince top atmadığını, kimi zaman bilerek bencilce oynadığını söylüyor Chinaglia. Hayatında belki de ilk kez bir takım arkadaşı tarafından eleştirilen Pele ise bu durum karşısında önce çok sinirlenip ardından olur olmadık yerlerden şut çektiğin için pas atmıyorum cevabını veriyor. Chinaglia'nın bu hakaretten sonra alev topuna dönüştüğü söyleniyor, ardından da kendisinin haklı egosunun bir göstergesi olarak şu sözü ediyor: "Ben Chinaglia'yım. Eğer ben bir yerden şut çekiyorsam oradan vurup gol atabilirim demektir."

İkili arasındaki gerginlik saha içinde de olumsuz bir sonuç verir ve o dönem playofflarda elenirler. Yenilgiye hayatının hiç bir alanında tahammülü olmayan Steve Ross bunun ardından takıma yıldızları çekmeye devam eder. Önce Beckenbauer'i takıma katar fakat bir süre sonra yine daha fazlasını ister, demiştim ya her zaman daha iyisi için uğraşıyorlar. Yine rota Brezilyaya çevrilir ve Carlos Alberto takıma katılır. Sportif açıdan en iyi imzalarının Alberto olabileceğini söyler, zamanında Cosmos yöneticilerinden bir tanesi. Pele'nin son senesinde kazanılan şampiyonlukta oynadığı büyük role dayanarak söyler bunu. Kendisinden önce Cosmos 4.000 kişiye oynarken şampiyonluk yılında playofflarda 70.000 kişi önünde oynayan Beckenbauer o şampiyonluğu anlatırken "Dünya Kupasını kazandığımda takımdaki 11 kişi de Almandı. Avrupa Kupası kazandığımda takımımdaki 9 kişi Almandı. Fakat bu takımdaki herkes farklı bir millettendi. Bu yüzden çok farklı ve çok anlamlıydı." diyerek Cosmos'un evrenselliğine dikkat çekiyor. Carlos Alberto'ysa bu şampiyonluktan bahsedildiğinde gözleri doluyor ve çok fazla konuşamıyor. O günleri ne kadar özlediği ve o günlerin onun için ne kadar özel olduğunu anlayabiliyorsunuz hemen.

Pele bu şampiyonluktan sonra futbol hayatına saha içinde nokta koysa da Steve Ross bu eşsiz şovun devam etmesini söyler ve yine yakından tanıdığımız Johan Neeskens ve Guiseppe Wilson'ı takıma dahil eder. Ertesi yıl şampiyonluk ipini göğüsleyip dünya turnesine çıkarak şanını iyiden iyiye dünyaya duyursa da takım, futbola olan ilgi ülke sınırları içinde yavaştan azalmaya başlamıştır. Pele'nin vedası sadece New York Cosmos'u değil, ülkedeki futbolu da derinden yaralamıştır. 1980'lerin başında Cosmos'un seyircisi dahi tekrar ilk günlerindeki seviyelerine iner, sadece küçük belli gruba karşı oynayarak başlarlar ve en sonunda tüm ilgi onların üstünden kaybolunca yine aynı azınlığa karşı oynarlar. Taraftarın futbola olan ilgisinin azalması üzerine televizyon kanalları yayın haklarının da iptali eder; tüm gelir kaynaklarının kapanmasıyla NASL dağılır. Ve bununla birlikte buraya sadece belirli bir kısmını yazdığım fakat ardında daha nice hikayeler barındıran New York Cosmos da tarihe karışır.

Yazıya Woody Allen'ın Annie Hall'u ile başladık, onunla bitirelim. Aynı filmde 'Sanatta her şey mükemmel olmalıdır çünkü gerçek hayatta bu mümkün değildir' lafı geçer. Sahada futbol sanatını en iyi şekilde icra eden oyuncular topluluğu olan New York Cosmos için filmin sonu buruk bitmiş olsa da günümüzde bu efsane yeniden canlandırılıyor Pele'nin saha dışı önderliğinde. Futbolun Amerikada 1994 Dünya Kupası sayesinde tekrar canlandığı gibi New York'ta da Cosmos ateşi yeniden körükleniyor. Carlos Alberto'nun iki üç yıl öncesine ait "Günümüzde NY Cosmos'u görmek istiyorsanız Real Madrid ya da Manchester United gibi takımlara bakmalısınız." sözü geçerliliğini kolay kolay kaybetmeyecek gözükse de, yakın zamanda New York topraklarında tekrar eski Cosmos'un emarelerini görebiliriz, kim bilir.

1 YORUM:

Oğuzhan Arslan dedi ki...

Tabuları bozacak bazı bilgiler de geldi. Yazıdaki futbolun yeni kıtadaki tarihi gelişim paragraflarında dünya savaşları sonrası Amerikadan bahsediliyor. Oysaki daha tanışmadan sevdiğim Adnan Onaran'ın şu yazısında ( http://mamleba.blogspot.com/2013/05/futbol-nasil-soccer-oldu.html ) bizim futbolun tarihinin daha eski olduğu söyleniyor. 1870-1910 arası en popüler sporlardandır diye de ekliyor, sonrasında yaşanan anlaşmazlıklar ingiliz icadından uzaklaştırdı amerikanları diyor. Bu bilgiyi de dipnot olarak düşelim.

Yorum Gönder